14 Aralık 2008 Pazar

Neler Oluyor Bu Takıma!....

Dün akşam İnönü'ye giderken kafamızda bir ton soru işaeti mevcuttu. İbrahim Üzülmez-Sivok cezalı, Tello sakat, takım ve teknik direktör formsuz, yönetim istikrarsızdı. Gerçi sakat ve cealar dışında diğer bütün durumlar bir kaç yıldır istikrarlı performanslarıyla! kendini kabul ettirmiş, bi nevi taraftar için sıradanlaşmıştı. Ama ne olursa olsun taraftar yine stadı tam olmasa bile doldurmaya başarmıştı. 
Benim açımdan ise İbrahim Üzülmesin cezalı olması bir şanstı. Etrafımda ki futbol ile ilgili kişilere İbrahim Üzülmez'le ilgili sorduğum tek bir soru var. O da bizim bu oyuncu da göremediğimiz ama BEŞİKTAŞ'a gelen her hocanın bizim göremediğimiz o meziyet, hırs, gayret, yetenek artık herneyse işte onu  görüpte ilk onbirde kendisine şans vermesi. Bu adam bu takımda oynamaya devam ettikçe başarının yakın olmadığını hissediyorum. İbrahim Üzülmez'in kanadını Serdar Özkan gibi geçen senenin ikinci yarısından itibaren takıma bir faydasını bırakın kendine hayrı olmayan bir adamla kapatmaksa ayrı bi sıkıntı oldu benim için. Maç öncesi Delgado'nun soyunma odasında ağladığı haberinin kapalı içinde kulaktan kulağa aktarılması ve benimde bunu duymamla birlikte bu duygusal çocuğun bu maçta yine faydadan çok takımı eksik bırakacağını hissine kapıldım ki maç sonunda hislerimin ne kadar güçlü olduğunu kendime bir kez daha kanıtlamış oldum. Delgado geldiğinden beri çok büyük işler yapmış olmasa da ona olan inancım hep vardı. Genç olması, topun ayağına yakışıyor olması benim O'nunla ilgili umut taşımama yetiyordu. Daha gençti ve tecrübe kazandıkça çok daha iyi olacaktı. Ama açıkçası Türkiye gibi her konuda istikrarsız bir ülkede bir takımda 2-3 yıl geçirdikten sonrada hala performans artışı gösteremiyorsan artık orda bir sorun olduğu aşikardır. Bu yükü Delgado'nun üzerine yıkmak ise haksızlıktır. Yönetim bu kadar kötü iken, taraftar ne yapacağını bilmez iken, takım genel anlamda umut vaadetmiyorken Delgado'yu oyundan çıkarken ıslıklamak çok doğru gelmiyor bana. 

Delgado'nun nerde oynatılması gerektiği, nasıl oynaması, nasıl güçlü olacağı benim işim değil. Benim işim herşeyi sonuna kadar toz pembe görüpte oturduğum yerden avazım çıktığı kadar bağırmakta değil. Benim tek görevim üzerlerinde taşıdıkları formanın hakkını vermelerini beklemek, elimden geldiğince de en doğru şekilde destek vermek. Fakat takımda durumlar bu kadar karmaşık iken benimde kafamın karıştığı bir gerçek. Ondan bir Pascal veya İlhan Mansız olmasını istemiyorum. Ondan sadece elinden geleni yapmasını istiyorum ve bunda da sonuna kadar hakkımın olduğunu düşünüyorum. 
Maçla ilgili bir kişi hakkında da yorum yapma ihtiyacı duyuyorum. Bu şahıs ne oynadığı oyunla ne de davranışlarıyla bana samim gelmiyor. Ne yerini biliyor, ne özveri gösteriyor. ilk oynamaya başladığı zamanlarda Messi ile karşılaştırılan -ki ne kadar gereksiz ve anlamsız bir karşılaştırma olduğu gün gibi ortada- bizim için kutsal sayılan Pascal'ın forma numarası taşıma onuruna erişmiş Serda Özkan. Ben bu çocuğun en yakın zamanda bir Anadol kulübüne kiralık gönderilerek aklının başına getirilmesini düşünüyorum. ibrahim Akın, Burak Yılmaz vakaalarından sonra bir üçüncü kişiye aynı sabrı gösterilebileceğini hiç sanmıyorum ki bana göre sabrımızın pek olmadığı aşikar. Ne yaptığını bilmez bi halde, toptan, rakipten kaçan, tekme ve ikili mücadeleden korkan bir adam futbol gibi takım oyunları yerine gitsin bireysel sporlara yönelsin.
Haftaya Galatasaray maçına gelince açıkçası benim çok büyük bir umudum yok. Takım bu şekilde oynarken, oynatılırken başarı beklemek pollyannacılıktan başka değildir benim için.

6 Aralık 2008 Cumartesi

Ne Zaman...

Ne zaman 'şampiyonuz' diye bağırsak, 
kursağımızda kalıyor. 
Söylesene bize hoca, 
takım niye oynamıyor?

8 Ekim 2008 Çarşamba

Beşiktaş:0 Devam Eden Hayat: 1

Ertuğrul Sağlam istifa etti. Etrafımdaki fanatiklik düzeyinde olsun, taraftarlık düzeyinde olsun bütün Beşiktaşlılar arasında bir durum yoklaması yaptım. Herkes inanılmaz derece de etkilenmiş. Özellikle Sağlam'ın basın toplantısında ki hali tavrı, yönetimi bombalayışı, paraya tenezzül etmeden istifayı basarak Beşiktaşlılık duruşundan tekrar bahsetmesi vs. vs. nedenlerden dolayı. Forumlarda da herkes yönetim istifa, Sinan Engin defol diye haykırmaya da başlamış. Gazeteler Adam Gibi Geldi Adam Gibi Gitti Helal Olsun manşetleriyle duyurmuş haberi. Bunların hepsini biliyosunuzdur. Ben sadece yazıma başlamadan önce tekrardan hatırlatmak istedim. 
Şimdi kendi düşüncelerime gelince. Olaylara en kolaycı yanından duygusal olarak bakmak istemiyorum. Duygusal olacaksam bu sadece Beşiktaşımın düşürüldüğü hale üzülmek, geleceğe olan karamsar bakışımda etkisini gösterecektir. Yoksa herkes gelip geçicidir. Bizde dahil olmak üzere tabii. Kalıcı olan tek şey Beşiktaş'tır. 
Fakat ne hikmetse kendini Beşiktaş'tan daha kalıcı olduğunu sanan bir yönetim etrafında yaşanan bu olaylara tepkisiz kalmaya, sessizliğimizi, sukûnetimizi koruma gayreti içerisindeyiz. Başta benimde içinde bulunduğum kapalı tribün taraftarının bu sessiz duruşuna bir türlü anlam veremiyorum ki bu kapalı tribün taraftarının başını çeken başta Çarşı grubu olmak üzere diğer grupların hali tavrı bence bulunduğumuz durumun baş sorumlusu. Evet belki bizler oy kullanamıyoruz, paramızla insanların nasıl konuşup nasıl tartışıcağını belirleyemiyoruz. Ama elimizdeki yegane güç olan taraftarlığımızı, takıma katkısı olan motivasyon sağlama olayını da sağlıklı bir şekilde kullanamıyoruz. Sanki bizim başımızda da basiretsiz aynı zamanda çıkarcı insan toplulukları mevcut. Bu söylediklerim anlık değil son iki sezonda birebir şahit olduğum veya yaşadığım olayların sonucunda elde ettiğim gözlemlerime dayanıyor. Bir popülizm dalgası içerisinde kendimizi aynı yönetim gibi kalıcı, Beşiktaş'tan ve tüm diğer taraftar gruplarından daha büyük daha ulaşılmaz görüyoruz. Böyle düşündükçe de bu tavrımıza, olaylara yaklaşımımıza direkt sirayet ediyor. Bu durumdan rahatsız olan ufacık bir tepki gösteren bile hemen dışlanıyor.
Yani kısaca anlatmak istediğim bu yaşananlar sadece yönetimle, demirörenle, sinanla sınırlı değil birebir Beşiktaş'ı seven O'nun için deliren, çıldıran bizlerin de suçu. Umarım önce biz kendi üzerimizde ki ölü topraktan sıyrılır ve gerçekten elimizden gelenin en iyisi ile bu yaşanan olaylara dur diyebiliriz. Yoksa hayat devam eder ve biz sadece filmi tekrar tekrar baştan izlemenin vermiş olduğu bıkkınlık ile ah-vah etmeye devam ederiz.

5 Ekim 2008 Pazar

Champions League

Futbolla ilgili fon müziklerinin linklerini yayımlamaya devam ediyorum. Bunu yaparkende artık hemen hemen herkesin kulağının aşina olduğu, stadda dinlerken keyiflendiği Şampiyonlar ligi müziğini atlamak olmaz. Alın size linki, alt tarafta da sözleri mevcut. Merak edenler için.

Ceux sont les meilleurs equipes ,
Es sind die aller besten Mannschaften
the main event .

Die Meister , die Besten ,
les meilleurs equipes
the champions .

Les grandes et les meilleurs !
Eine grosse stattliche Veranstaltung
the main event :

These are the men ,
Sie sind die Besten ,
These are the champions !

Die Meister , die Besten , les meilleurs equipes , the champions .
Die Meister , die Besten , les meilleurs equipes , the champions .

1 Ekim 2008 Çarşamba

Futbol Kulübü - Football's Coming Home

Sizi bombardımana tutmuş gibi hissediyorum kendimi. Görmemişin IPhone olmuş ne yapacağını şaşırmış diyosunuz kesin biliyorum. Ama inanın ki nette gezinirken dikkatimi çektiği için fon müziklerinin linklerini bloga ekleme ihtiyac duydum. Çoğu mazlum ya tam olarak ne aradıklarını bilmiyolar ya da soru soracak mecrayı doğru seçmiyolar. Bende bi sevap işleyim durumuyla giriştim rapid linklerini aramaya. Bulduğumu da koyuyrom bloga işte. Şimdi sırada habertürkte her pazartesi çok güzel 3 insanın birlikte yapmış olduğu Futbol Kulübü programı fon müziğine. Müzik Euro 96'nın resmi şarkısı. Bilmeyenler için küçük bir not işte.

NTVSpor - Euro Gol Müziği

Dedim ya IPhone zil seslerini değiştirmekle uğraşıyorum. Futbol hastasıyım bide. Haliyle zil çalacaksa da illa bana futbolu hatırlatacak. Neyse uzatmiyim. Delisi olduğum NTV yayın kurumunun o güzeller güzeli kanalı NTVSpor'un Euro 2008'de gol görüntülerini gösterirken kullandığı fon müziğine taktım kafayı. Aradım taradım sonunda tvden güzelce kayıt edilmiş halini buldum. Hemen yolladım telefona. Artık beni aradğınızda bilin ki telefon çalarken ben Robben'in, Torres'in veya Villa'nın gollerinden birini hatırlıyorum.

7 Eylül 2008 Pazar

Efsaneler #4 -George Best

"In 1969 I gave up women and alcohol.
It was the worst 20 minutes of my life."

2 Eylül 2008 Salı

Dinamo Mesken

Hikâye, o yılların fırtına gibi esen demir perde takımı Dina­mo Kiev’in Bursaspor’la yaptığı maçlarla başlıyor. Hayatı pay­laşarak yaşamayı şiar edinen muhit insanları için maçlar dö­nüm noktası olmuş. 1971′de memleket meselelerinin çözüm­lenmeye çalışıldığı mahalle kıraathanesinde büyük ağabeyler toplanır ve politika yerine spor yaparak Bursa’ya açılma kararı alınır. Kulübün adıysa kendiliğinden ortaya çıkmıştır, kâğıt üzerinde tescillenebildiği şekliyle Ertuğrulgazi Gençlik ve Spor Kulübü ve fakat taraftarlarının gönlündeki adıyla Dinamo Mes­ken…
Kaynak: Aktüel
Erkan Can, o dönem takımın maskotu. Amigoluk yapıyor. Tribünlerden aldığı ilhamla sahneye transfer olmuş. Takımın eski kalecisi Kamyon Vedat, “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” filminde Erkan Can’a oyuncu koçluğu da yap­mış.

Devrimci Futbol Takımımız …
Türk futboluna siyasi müdahaleler yıllardan beri tartışma konusu… Ancak bugüne kadar bir kulübün kapatıldığına, üs­telik “politik faaliyetler” gerekçesiyle kapatıldığına tanık olma­mıştık. En azından tanık olmadığımızı düşünüyorduk. Ta ki Bursa’nın adından dolayı kapatılmış amatör futbol kulübü Di­namo Mesken’le tanışıncaya kadar. Dinamo Mesken ilk bakışta adından anlaşılacağı üzere “solcu” ve “yerli” olmanın bahtsızlı­ğına kurban gitmiş ama aslında harcanmış bir kaderi var. Zira Dev - Genç’lilerle ülkücülerin birlikte oynayabileceği kadar si­yasete uzak, delikanlıları “kör siyasetin tehlikelerinden” uzak­laştırma ülküsüne aracı olacak kadar da spora yakındı sadece. Ne var ki, büyük acılar ve travmalar yaşayan bir ülkenin yazgı­sından onlar da nasiplerini aldılar ve hala sindiremedikleri bir tarzda yargılanıp, “isminden dolayı kapatılmış ilk futbol kulü­bü” olarak, talihsiz isimlerini Türk futbol tarihine solgun harflerle yazdırdılar.

Ülkücü “Dinamolu”
80 döneminde Türkiye’nin biraz da mimlenmiş mahallele­rine gözdağı vermek isteyenlerin hışmına uğrayan gençlerin hikâyesi bu. Kulüp yöneticileri bile 20 - 25 yaşlarında. Beraat eden takımdan kimse hapis cezası almadığı için belki şanslılar. Ancak bugün mahallede yaşayanlar dağılan takımlarını bir da­ha toparlayamadıkları İçin üzgün ve kapılarına mühür vurul­duğu için hâlâ kızgınlar. Gerçekten de onlar kendilerini ceza­landıran askeri yönetimin iddia ettiğinin tersine her ideoloji­den insanla barışıktılar.

Kulübün eski oyuncularından olan ve 1993 -1995 yılları arasında MHP Yıldırım İlçe Başkanlığı da ya­pan Osman Yağcı’nın da dediği gibi “Tunç hocamız maçlardan önce soyunma odasında bizlere ‘Arkadaşlar Mesken’i mahcup etmeyelim, halkımıza saygılı olalım, milliyetçi olalım, futbolu izletelim’ derdi. Siyasi konuşmalar hiç olmadı. Sağcı olduğum için baskı olmadı. Futbola Mesken’de başladım, Mesken’de bı­raktım. Anlayamıyorum. Sadece spor yapan bir kulübü kapat­manın ne anlamı var.” Ama Bursa’nın varoşlarında yaşama sa­vaşı veren bu insanlar kesinlikle yanlış anlaşıldıklarını düşün­müyorlardı. Birileri onları işlerine geldiği gibi anlamışlardı. On­lar çağırmadan kendilerini bulduk ve olanları anlamak için her şeyin başladığı güne ve yere doğru yola koyulduk. Bugüne kadar açılmamış olan bu konuyu takımın amigosu Erkan Can’ın ve yargılanmış, işkence görmüş Dinamo Meskenli arkadaşlarının ağzından öğrenmeye çalıştık.

Mimli mahallenin dinamosu
Hikâye, o yılların fırtına gibi esen demir perde takımı Dina­mo Kiev’in Bursaspor’la yaptığı maçlarla başlıyor. Hayatı pay­laşarak yaşamayı şiar edinen muhit insanları için maçlar dö­nüm noktası olmuş. 1971′de memleket meselelerinin çözüm­lenmeye çalışıldığı mahalle kıraathanesinde büyük ağabeyler toplanır ve politika yerine spor yaparak Bursa’ya açılma kararı alınır. Kulübün adıysa kendiliğinden ortaya çıkmıştır, kâğıt üzerinde tescillenebildiği şekliyle Ertuğrulgazi Gençlik ve Spor Kulübü ve fakat taraftarlarının gönlündeki adıyla Dinamo Mes­ken…

Kulüpte siyasi faaliyet yapılmasına yönetim kurulu hiçbir zaman izin vermemiş. Ancak solculuklarından gelen dayanış­ma kültürüyle beklenmedik sonuçlar almaya başlayan takım “kurtarılmış mahallesi”nin adını duyurmaya başladıkça birileri için can sıkıcı olmaya başlamış. Bu baskılar askeri yönetimin Eylül 1981′de kulübü kapatmasıyla son buluyor. Kulübün ka­patıldığı günü yaşayanlardan dönemin yöneticisi Ali Nihat Irkörücü, “Kapatılma gerekçeleri sudan gerekçelerdi” diyor ve şöyle devam ediyor: “Şöyle bir kılıf bulmuşlardı. O gün bir ar­kadaşımız emniyetten izinli olarak esnaftan her zamanki ruti­ne uygun şekilde para toplamaya çıkmıştı. Güya haraç topladı ğımız yönünde İhbar alınmış. Arkadaşımızı po­lis gözetimine, nezarete almışlar. Kapatılmasaydı 7 - 8 tane profesyonel olabilecek oyun­cumuz vardı. Örneğin Kamil Torun kurtuldu. Onu darbe öncesi bir takıma eşofman karşılı­ğında sattık. Maddi durumumuz öyleydi. Ka­mil daha sonra Ankara Demİrspor formasıyla 2. ligde de oynadı. Gerçekten kulübün hiç yap­madığı bir şey varsa o da siyasetti. Yargılandık. Beraat ettik ama federe olma hakkımızı kay­bettik. Masum olduğumuz halde itham edilmiş olmamız bile yeterli bir ceza. İçlerinden bir tek ben 1989 senesinden sonra yasal bir parti olan SHP’den siyasete atıldım. Bunda ya­şadıklarımızın da payı var.” Irkörücü hala CHP Yıldırım Merkez İlçe Başkanlığı yapıyor.

Çok şeyler bağlanmış takıma, tabii en başta umut. Çok şeylerini kaybedenler olmuş takımı ayakta tutabilmek İçin. 1980′e kadar bile rahat edememişler. Onları sindirmek için karşı dü­şünceden insanlar yerleştirilmiş mahallelerine. 1976′da Kemalpaşaspor’la yapılan bir maçta “Moskova dışarı” sloganlarıyla ıslıklanmışlar. Eski yönetici Hasan Gürses, “Devamlı emniyet baskısı altındaydık. Haftada bir örgütlenme var mı diye kontrol yapılıyordu” diyor. “Büyük pa­ralar harcadık. Babamın emekli parasının yarı­sını kulübe yatırdım. Kardeşimle kavga ettik. Kapatıldığı gün minibüs tutmak için toplanan paraları sayıyordum. Lokali bastılar. Masadaki paralarla birlikte her şeye el koydular.”"Hangi örgüttensin, silahlar nerede?”

Takım, deplasman masrafları için kapı, kapı para toplamak zorunda kalmış. Ancak bunu bir türlü anlatamamışlar. Tutuklanma gününü, “Paraları sayarken hepimizi siyasi şubeye gö­türdüler. İki gün boyunca dayak yedik, kapanış da öyle oldu” diyerek açıklıyor, Avanta Kemal. Bütün baskılara karşın, elbette ki bu kadarını beklemiyorlarmış. İşin garip tarafı bir süre ku­lübün yeniden açılabileceğine inanmışlar.Emniyetteki sorular hep ters köşeden. Cengiz’e yöneltilen soru “hangi örgüttensin sİlahları nerden temin ediyorsun?” Bugün o sorulara bir cevabı var Tunç hocanın: “Bize saldıran in­sanlardan daha milliyetçi insanları yetiştirdik biz. Erkan Can gibi birini çıkardık. Gözlerim yaşarıyor şimdi, o kulübü kapatmak devlete hiç yakışmazdı.”

Erkan Can, o dönem takımın maskotu. Amigoluk yapıyor. Tribünlerden aldığı ilhamla sahneye transfer olmuş. Takımın eski kalecisi Kamyon Vedat, “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” filminde Erkan Can’a oyuncu koçluğu da yap­mış. Onu anlatırken “Kendisine amigo demez­di Erkan. Seyirci organizatörü derdi. Ne oldu­ğunu anlayamadığımız marşlarla tribünü ateş­lerdi. Rakip taraftarları şok ederdi” diyor. Ta­kımla ilgili söylediği şeylerse diğerleriyle aynı: “Arkadaşlarımızın katiyen politik bir misyonu yoktu.”Formaya aşıktık biz O günlerden unutmak İstedikleri şeyler de var. Kahvehaneye huzursuzluk çöküyor. Takım kaptanı Fahrettin bu noktada yapıştırıyor ceva­bını “Siz yoksa devre arasında Çav Bella’yı mı okuduğumuzu sanmıştınız.” “Sahada kendini devrimci gibi mi hissediyordun, futbolcu gibi mi?” diye sorduğumuz 10 numara Arnavut Özcan’dan da bir şey çıkmayınca; takımın büyüklerinden Ertuğrul Kanşay karışıyor söze; “Bizim Dinamo’muz, yalnızca sahadaki dinamizmimizdi. Mesken, sol kesimin olduğu bir mahalleydi. Kapatma nedeni bu. Bilmem anlatabiliyor muyum?” Özcan Selamet takımın hücuma dönük orta saha oyuncusu, kaldığı yerden devam ediyor. “Formaya âşıktık biz. Forma almaya gücümüz, olmadığı için herkes fanilasıyla gelirdi. Arkalarına numara yapıştırırdık. Maçımız 11.00′deyken sabahın 05.00′İnde, karanlıkta kulüpte beklediğimizi biliyorum. Böyle bir ruhtu bizi birbirimize bağlayan”. Arnavut, bir süre daha oynadığından, futbolu Mesken’de bırakan ar­kadaşlarının psikolojisini en iyi anlatabilecek isim. Arkadaşlarının kaderini yorumlarken “Futbol bir tutku. Oynadığım için söylüyorum devam edememek çok acı. Ben, kulüp kapanmadan önce başka bir takıma geçtim, orday­ken bile Meskenlilerle idmana çıkardım. Böyle bir ruhumuz vardı.” Özcan Selamet, bugün halâ “militan” değil ve Cavit Çağlar’ın mutemetlğini yapıyor.

Bahis “Ruh”tan açılınca konuşanların hevesi yükseliyor; başka kulüpten bonservisini cebinden ödeyerek gelen Bülent ve evliliğinin ikinci günü kupa maçına çıkan İbrahim Aksal gibi. “İkinci gün Tunç Hocam geldi, kupa maçımız var, gelirmisin, dedi. Tereddüt etmedim. Eşofmanlarımı giyindim, çıktım. 0 gün kupayı kazandık. Unutamıyorum. Çok farklı bir duy­guydu”Top bir daha santraya dönemedi Duygulara hasımlık edenler, Dinamo’yla yetinmemişler. Semtin Dinamo türevi kurulan diğer takımları Ortabağlar ve Teleferik Kartalspor da aynı akıbeti yaşamış. Ortabağlar’ın yö­neticisi berber Enver Ünal’ın yüzüne karşı, “Biz bu mahallenin siyasi kimliğini biliyoruz. Kulü­bü neden kapattığımızı da herkes bilsin” denilmiş .”Varsayımlar üzerinden hareket edenler, gelip şu insanlara bir baksa kendilerinden utanacak. Hepsi beraat etmiştir ve bugün Mesken’de İtibar göre­rek dolaşırlar.” Oyuncu olanlarının İçindeyse yargılanmış bir tek İsmail Güzeltürk bulunuyor. Sahadaki pozisyonu “sağ bek”. İronik bir rastlantı. Yaşananlardan çıkarılacak dersler basit. 1981′de başına bü­yük belalar almış küçük bir takım kapatılmadı. Hayatında hiç karakola gitmemiş olanlar kapatılma kararının ardından gözal­tında işkence gördüler. Top bir daha santraya dönemedi. Kapatılmasa memlekete “zararı” ne olurdu bilinmez. Ancak ku­lüplerin günümüzde yetiştirdiği gençleri düşündüğümüzde söylenecekleri toparlıyor Kenan Demir “Gençlerimize borçlu­yuz. Yarım kalmış işlevimizi tamamlamalıyız. Türkiye bizden başka acılar da yaşadı. Ama kulübümüz bugün açık olsa ve Mesken’de yaşasaydı Ogün Samast katil değil, belki de o katile tavır koyan bir sporcu olabilirdi.”



Erkan Can’ la Söyleşi
80 döneminde gençlik yıllarınızın geçtiği Bursa’da siyasi gerekçelerle kapatılmış bir kulübünüzün olduğunu söylediniz. Nedir bu Dinamo? Bu bir espri miydi? Eğer doğ­ruysa bu bir ilk. Neydi Mesken’in öyküsü?
80’li yıllar, amatör takımlar devri. 22 ya­şındaydım. O zamanlar yeni yeni ucuz mes­kenler kuruluyordu Bursa’da. Top oynayacak yerimiz çoktu. Daha sonra mahallenin altına eğitim enstitüsü açılınca oradan öğrenci ağabeylerimiz geldi. Mahalleli de onlarla be­raber kulüpte takılmaya başladı, solcu oldu. Kulüp orada doğdu. Takımın adını Dinamo Mesken koydular. Daha sonra futbol falan bitti. Kimse arkasını sormadı, açılmadı.

Sizin o yıllarda kalecilik de yaptığınız söy­leniyor. Kaleci, argoda parasız anlamında kullanılır. Nasılsın diye sorduklarında “Schumacher gibiyim” diyormussunuz. Ama sanırım siz takımın amigosuydunuz…
Kalecilik yapmadım. O benim jargonum. Nasılsın diyorlar, kaleciyim diyorum. Bekliyo­ruz, para yok, pul yok, kaleci durumu da ora­dan gelir. O benim otuz yıldır söylediğim bir durumdur yani. Amigoluk yaptım tabii ki.

Nasıl bağırttırıyordunuz tribünleri?
Dinamo’nun gençleri, bir elinde şişe, sa­atlerce neşe! Dinamo’nun gençleri birçok menekşe!

Mahalle benimsiyor muydu Dinamo Mesken’i?
Tabi canım, gurur duyardık! Tomas Or­hanlar, Yakalı Mehmetler, Komando Musta­falar, Avanta Kemaller, Ertuğrul Kanşay. Bu abiler bilirler bunları.

Sizin de lakabınız var mıydı?
Sarı! Benim lakabım san’dır. Adımı bil­mem. Eskiden daha da sarıydım, sapsarıy­dım. Kill Bill!

Peki derdiniz neydi, mahalleyi Moskova’ya bağlamak gibi bir niyetiniz mi vardı?
(Gülüşmeler) Yoo… Zaten solcu bir ma­hallede büyüdüğümüz için takımın adı da böyle olacaktı. Çok normaldi bu.

Anladığım kadarıyla darbe öncesi mahalleler kendi kulüplerini kalkındırabiliyordu ama sonra her şey için para gerekti. Bu arada o yardımlaşma durumu da darbeyle birlikte gitti.
Evet, başka bir şeyler lazımdı, yetmedi. “Satıyorlar oğlum” diyor, Rafet El Roman’ın filmde oynadığı karakter. Dar Alanda Kısa Paslaşmalar, her şeyi anlatıyor bence. Zaten hikâyesi de Akyazı Akınspor’dur. Bİz onu Bursa hikayeleriyle harmanladık. Bursa’da çekildi film.Bursa’nın spor camiasının eskilerinden birkaç kişiyi aradık. Dinamo Mesken’in varlığıyla ilgili sorular sorduk.

Sağ cenahın eskilerinden biri sizin bunu abarttığınızı…
Sağdan yürüsün, saçak altından, cüzdan bulur belki!

Hayat futbola fena halde benzer diye bir sloganı var filmin. Dinamo Mesken’in hi­kâyesine baktığımızda görüyoruz, futbol da siyasete benziyor. Şu anda da Çarşı gru­bunun müdavimi olduğu bir mekândayız. Futbolu ve siyaseti birlikte nasıl yorumlu­yorsunuz?
Stratejidir. Programdır; koçluk işidir, ka­fana göre oynayamazsın. Futbolun da haya­tın içindeki gibi bir ahlakı var. Tek başına yapılabilen bir şey değildir. “Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.” Ha­yatı sürdürebilmek için dört doğru pas yüz­de 90 goldür. Siyasette de böyle. Çarşı’yı da seviyorum tabi. İyi bir tribünü var.

Dar Alanda Kısa Paslaşmalar’da siz kaleci Torba Suat’ı canlandırdınız. Karakterin si­zin üzerinize yazıldığı söylenir. Dinamo Mesken’den esinlenildi mi filmde?
Yok, ama bunları anlatmıştım, etkisi ol­muştur yani.
Alıntıdır. Beleştepe saolsun

31 Ağustos 2008 Pazar

Bu SEVDA BİTMEZ

Geçen sezon büyük bir üzüntüyle son maçı izlemeye gitmiştim İnönü'ye. Stad yıkılıcaktı ve biz Olimpiyat yollarında çile dolu yolculuklara çıkıcaktık. Biliyorum herkes bir ağızdan BEŞİKTAŞ için bütün dertlere katlanılır bütün çileler çekilir diye bana söyleniyordur. Ama zaten bu yönetimle bu kapalı tribün kaosu bu istikrarsızlıkla zaten yeterince çile çekiyoruz. İçimizde ki bu anlatılmayacak aşk ile karşı geliyoruz bütün zorluklara. Ama düşünün bi kere. Burası İnönü. Burası bizim evimiz. Kapasitesi azmış, daha çok para kazandırabilirmiş gibi saçmalıklar yüzünden zaten bu hallere gelmişken bi de evimizden, maç öncesi Büyük Beşiktaş Çarşı'sı önündeki buluşmalarımızdan ordan stada giderken yaptığımız tezahüratlarımızdan uzun süre ayrı kalacağımızı birbirimize iyice yabancılaşacağımızı düşündükçe duruma kızmamak elimde değildi. Bende bu kızgınlığımı bir tepki olarak kombine almamaya karar vermiştim. Ama dayanamadım. Bir maç bile ayrı kalmak bedenimden koca bir parça koparılmış gibi acı verdi bana. Bir maç bana yetti anlicanız. Kombine satış tarihleri uzatıldı ve ben hemen ilk gün kapalı kombinem için gerekli herşeyi hazırladım. Bir maç daha olmicam stadda ama bütün sezon boyunca tezahüratlarımla, herşeyimle acısını çıkarıcam. Size tavsiyem sizde bu güzellikten, sevdadan mahrum kalmayın bir kombine kart alın.

25 Temmuz 2008 Cuma

17 Temmuz 2008 Perşembe

Efsaneler #3 - Diego

'Biz futbolcular, sürekli üzerimizde çok baskı olduğundan yakınırız. Baskı, ancak evlerine beş peso getirip çocuklarını geçindiremeyen insanların üzerinde olur. Binlerce dolar alıp, sahaya çıkıp oynuyoruz ve ağzımızı açınca stresten bahsediyoruz… Stres bu ülkede, sabahın altısında kalkanlar içindir.'

15 Temmuz 2008 Salı

10 NUMARA CİRO MARTİNEZ




Ciro Martinez, 13 Haziran'da 20 bin kişinin izlediği konserine Delgado'nun isminin yazılı olduğu Beşiktaş forması ile çıkarak futbolcumuza olan hayranlığını sergiledi.
Bu haberi duyunca inanmamıştım ama resimleri görünce şaşkınlığımı gizleyemedim. Hemen kafamda soru işaretleri oluştu.
-Acaba Messi'de Ciro Martinez hayranı mıdır?
-Hayranı ise bunu görünce BEŞİKTAŞ'ıma gelir mi ? :))))

5 Haziran 2008 Perşembe

Bu Aşka Çiğ Tavuk Bile Yenir Ama Olimpiyat Yenmez

Deli gibi sevdiğim, en kötü zamanımda kendisine sığındığım Beşiktaş'ımın 2008-2009 sezonunda Olimpiyat Stadı'nda maçlarını oynuyacağını duyunca beynimden vurulmuşa döndüm. Hayatımda bir kez gittiğim, gittiğimde de pişman olup küfürler savurduğum bu stada Beşiktaş aşkı ile bir sezon nasıl katlanılır bilmiyorum. Bi çıkış yolda bulamıyorum. Anlaşılan o ki ben ve kapalı tribün arkadaşlarım seneyi ya evimizde ya da Beşiktaş Çarşı'da bi birahanede maçları izleyerek geçiricez.
Şimdiden günah çıkarmaya başladığımı ve her türlü eleştiride de sizlere hak verdiğimi bilmenizi isterim. Ama başlıkta belirttiğim gibi "Bu Aşka Çiğ Tavuk Bile Yenir Ama Olimpiyat Yenmez"...

2 Haziran 2008 Pazartesi

Aptala Malum Olurmuş

Aptala malum olurmuş misali son zamanlarda çıkan bazı haberler geçmişte yazmış oldugum düşüncelerimin fiiliyata geçmiş halleri gibi. Önce "Taraftar İstifa" diye post yazdım Çarşı kendini feshettiğini ilan etti. Onun bi öncesinde "Kaya Yürekli" başlıklı yazının devamında da önce Ergin Ataman'la yollar ayrıldı, peşinden de Kaya ve Shumpert'ın ayrılacağı haberleri dilden dile dolaşmaya başladı.
Bu olanlardan mutluluk duyduğumu zannetmeyin sakına. Sonuçta Beşiktaş'ımın zarar göreceğini, şimdiki bu kötü halinden daha da geriye gideceğini düşünüyorum. Düşündükçe de kahroluyorum. Ama elimden hiç bir şeyin gelmemesi asıl beni mahveden şey. O nedenle hergün yukardakinin bize daha çok sabır vermesi için dua ediyorum. İnanın...

28 Mayıs 2008 Çarşamba

Efsaneler #2 - Oleguer Presas Renom

Sanıyorum 50 yıl sonra tarih kitapları, 21'inci yüzyılın ilk bölümünün futbol anlayışından söz ederken "güzel oyun"un öncü temsilcisi Barcelona'ya önemli bir yer ayıracaklar. Gerek Ronaldinho, Eto'o ve Deco'lu ilk yıldızlar, gerekse Messi, Dos Santos ve Krkic'li ikinci jenerasyon, "Kazan, hangi yolla olursa olsun kazan" temalı diğer büyüklere meydan okuyarak mücadeleyi sürdürüyorlar. Oleguer de bu güzel oynamaya çalışan takımın önemli parçası, ama Barcelona'ya aidiyeti futbol becerisinden çok ideolojik sebeplere dayanıyor. 6 sezondur Barcelona'nın sağ bekinde görev yapan 27 yaşındaki solcu Oleguer, Katalunya milliyetçisi görüşleri nedeniyle İspanya Milli Takımı'nda hiç oynamadı. Hatta kaptanlığını yaptığı Katalunya Milli Takımı'nın, ABD ile yapacağı dostluk maçına izin vermeyen İspanya Futbol Federasyonu'nu da ağır bir dille eleştirmekten de geri kalmadı. Şubat 2007'de Bask dilinde yayın yapan Berria gazetesinde kaleme aldığı siyasi görüşleri, Barcelona Başkanı Laporta ve Teknik Direktör Rijkaard'ın tepkisini çekti, ayakkabı sponsoru Kelme anlaşmasını feshetti. Meslektaşları gibi lüks arabalara binmiyor, pahalı kıyafetler satın almaktan geri duruyor. Üniversitede ekonomi okudu ve entelektüel yönü ağır bastığı bir gün, okuldaki sınavını kaçırmamak için Barcelona idmanına gitmemiş, farklı bir karakter... Siyasi hamleleri nedeniyle kendisini eleştirenleri, görüşlerini anlamamakla, 2006'da çıkarttığı kitabını veya makalelerini okumamakla suçluyor. Barcelona'ya ve Katalunya'ya bağlılığı bir sporcu bağlılığının üzerinde...
Uğur MELEKEMilliyet
08 Ocak 2008/Salı

Yazık Oldu İşte....

Hayatın koşuşturması içerisinde zamanında ne 'Asi Ruh'un galasından haberdar olabildim, ne de gala da yaşananlara, 'Çarşı'nın sine-i millete dönüşüne tanıklık edebildim. Hatta ve hatta yoğunluktan dolayı Çarşı'nın bu hareketine yorum yapmaya dahi fırsatım olmadı. İşler biraz azalınca birden 5-6 post önce yazmış olduğum yazı geldi aklıma. Hani şu taraftarı istifaya çağırdığım yazı. Ben hala o yazıda belirttiğim eleştirilerde haklılık payı oldugunu düşünüyorum. Ama yazdıklarımın her ne kadar kendimden başka hiç kimse de bağlayıcı bi yanı olmadığını bilsemde sadece Çarşı'nın buna kulak vermesini de içime sindiremedim. Anlicanız iki arada kaldım. Nedeni de aslında basit. Her kim benim gibi aidiyet duygusundan yoksun bir şekilde İnönü'nün kapalısında maç izlerse söylediklerimi çok rahat anlicaktır. Şimdi Çarşı kendini feshetti ya şimdi meydan boş bulanın olur misali, 'Karagümrük'ünden tutunda bilmem neyine kadar bütün gruplar rant kavgasına tutuşucaklardır. Anlicanız olan yine benim gibi sadece Beşiktaş'ı sevmekten başka günahı olmayan taraftara olacaktır. Olan yine Beşiktaş'ıma olacaktır. Söyliyeceğim son şey; yazık oldu işte. Herkese....

Allah Affeder Ama Türkiye Affetmez!

Çarşı'nın kararınına yönelik olarak bir galatasaraylının tepkisini buraya aktarmanın duygu ve düşüncelerimi anlatmakta daha samimi bir yöntem olacağını düşündüm. Post tamamıyla "kaleden kaleye gol yok" adlı blogtan alınmıştır.
"Dün Çarşı için çekilen 'Asi Ruh' belgeselinin galasında Çarşı'nın lideri Alen grubu feshettiklerini açıkladı. Yaptığı duygusal konuşmayla Çarşı'nın artık olmadığını belirtti. Dün geceden beri şoktayım ve hala atlatabilmiş değilim. Konuşmanın tam metni burada. Okuyun, sizin de tüyleriniz diken diken olacaktır. Ne yazılır, ne söylenir bilmiyorum ama ben bu işi kabullenemiyorum. Fanatik derecede bir Galatasaray'lı olmama rağmen; her zaman özendiğim, keyifle takip ettiğim, bir yanımın her zaman Beşiktaş'a sempati duymasına sebep olan Çarşı'ydı. Benim için Beşiktaş'la eş anlamlıydı. Beşiktaş'ın her maçını izlemesem de her seferinde kendimi Çarşı'nın orijinal tezahüratlarını mırıldanırken buluyordum. Her ne kadar kararlarından dönmeyeceklerini bilsem de elimden geldiğince yalvarıyorum onlara. Feshetmeyin bu grubu. Nasıl Allah affeder, Çarşı affetmez dediyseniz, bilin ki aldığınız bu kararı da bu ülkede kimse affetmez, kabullenemez... "

26 Mayıs 2008 Pazartesi

Efsaneler #1 - Robbie Fowler

The Guardian'la 4 Eylül 2005'te yaptığı röportajda, neredeyse bütün Liverpool taraftarlarının içinde yaşayabileceği kadar gayrımenkule nasıl sahip olduğu sorulduğunda anlaşılmış, Robbie Fowler'ın sırrı... "Beckham, Rooney, Gerrard, Scholes, Cole, McManaman, Ferdinand... Hepimizin ortak bir yanı var: Çocukluğumuzun sosyal konutlarda, kısıtlı imkanlar içinde geçmesi. Belki de o futbol topunun peşinden bu kadar iyi koşabilmemizin nedeni de bu... Çocukken ona sahip olamamış olmamız " 9 Nisan 1975'te Liverpool'un aşağı mahallelerinden Toxteth'de doğmuş Robert Bernard "Robbie" Fowler. Annesi ve babası da, hatta onların babaları ve dedeleri de daha ziyade suç oranının yüksekliği ve eğitim seviyesinin düşüklüğü ile tanınan Toxteth'lilermiş. Fowler'ın UEFA Kupası'nda Brann Bergen'e attığı golden sonra formasının altında yazan "İşten çıkarılan Liverpool'lu 500 liman işçisine destek verin " mesajındaki kıymet bilirliğin nedeni, babasının gündelik işlerde çalışarak kardeşlerine bakmaya çalışması gerçeğinde gizli... Aslında Robbie ve 3 kardeşi gerçekte hiçbir zaman bir aile sahibi olamamışlar, çünkü bir dargın bir barışık yaşayan anne ve babası hiç evlenmemiş. 1993'te Anfield'a ilk kez çıkıp Lig Kupası'nda Fulham'a 5 gol birden atınca da, o sırada annesinin evinde kaldığı için sevincini sadece onunla paylaşabilmiş genç Robbie... 1 yıl sonra babasının da tribünde olduğu maçta Arsenal'e karşı 4 dakika 32 saniye içinde yaptığı hat-trickse halen Premier Lig tarihinin en hızlı üçlemesi olarak tarih kitaplarındaki yerini koruyor. 1994-1995 sezonunun başında henüz 19 yaşında iken Liverpool'la yaptığı 5 yıllık kontrat, onu İngiliz spor tarihinin en genç milyoneri yaptı. Sonraki 3 yıl boyunca her sezon 30'un üstünde gol atma başarısıyla yetinmedi Fowler, sempatik ve hassas tavırlarıyla da tek kanallı dönemin Avrupa'dan Futbol'unun da yıldızı olmayı sürdürdü. Gerek 24 Mart 1997'de Arsenal karşısında lehine verilen haksız penaltıyı bilerek kaleci Seaman'a nişanlaması, gerekse aynı sezon gol sevinci için kendisine koşan taraftarı korumak için polisin üstüne atlaması üzerine, KOP tribünleri, daha 20'li yaşlarında gelmiş geçmiş en büyük Liverpool efsanelerinden biri olan Fowler'a "saint" (aziz) unvanını verdi. "Aziz" Fowler, büyük dostu McManaman'la birlikte satın aldığı atlara, sırf yarış anlatıcılarına zorluk olsun diye "some horses" (bazı atlar) ve "another horse" (başka bir at) isimlerini verecek kadar zeki ve esprili bir adam... Kaydettiği bir gol sonrası orta sahaya doğru koşan hakemin ayağı takılıp düşünce, onun üstüne atlayıp hakemi de gol sevincine dahil edecek kadar da eğlenceli... Saha çizgilerinin beyaz tozunu burnuna çeker gibi yaparak Everton'lı uyuşturucu kullanan futbolculara mesaj vermeye kalkacak kadar cüretkar ama korner direğini mikrofon olarak kullanıp taraftarla şarkı söyleyerek golü kutlayacak kadar da sevimli... Kendisine soru soran bir paparazziye neden saldırdığı veya Chelsea'li Graeme Le Saux'ya neden hakaret ettiği sorulduğunda ise, "Hiç rol yapmadım" diyor Robbie... "Adanın en popüler ve en çok kazanan futbolcusu oldum, ama hâlâ Macca (Steve McManaman) ile birlikte yan komşunun bahçesinden elma çalmak istiyoruz. 30 yaşındayım, 3 kızım var, ama Toxteth'teki günlerimden hiçbir farkım yok". Zaten geçtiğimiz 25 Mayıs'ta Liverpool'un Milan'la oynadığı Şampiyonlar Ligi finali için İstanbul'a sessiz sedasız gelip, maçı herhangi biri gibi taraftarlarla birlikte tribünden izlemesi de anlatıyor her şeyi... Robbie, o günden beri bil ki, ben de, biz de, senin evinde yaşıyoruz!


Uğur MELEKE
Milliyet 31 Ocak 2006/Salı

12 Mayıs 2008 Pazartesi

Sözümün Arkasındayım

Bundan bi kaç post önce yazmıştım "söz olsun bir daha yönetim istifa diye bağırmıyacağım" diye. Ligin son maçında kendimi test etme şansına sahip oldum. Ve baktım ki söz verilince tutulabiliyomuş. Tamam benim içimde de inanılmaz derece bir öfke ve nefret mevcut. Ama stada özelliklede kapalıya bakınca, yaptıklarını görünce tarafsız kalmanın ne kadar önemli oldugunu gördüm. Alttarfa ve kapalının sol ve sağ yanları ( zannımca karagümrük çetesi oluyor) istifa diye tükürüklerini saçarken ortalığa, kutu diye tabir edilen (çarşı'nın has delikanlılarının yeri!) yer de onlara karşı küfrederek karşılık veriyordu. Nası berbat bi durum olduğunu artık varın siz düşünün. Alen cezası bitmiş olmasına rağmen (ki ben en azından öyle biliyorum) ortalıkta yoktu. Aşağıda Hüseyin halinden memnun bir şekilde ne yapim modunda takılıodu. Kendi ipini çekmek böyle bişi olsa gerek. Hepsine çok teşşekürler. Ağız tadıyla evimizde bize bi maç izletmedikleri ve anlamlı ve bi o kadarda duygusal anımızda kendimize getirdikleri için. Artık onlara söylicek bi lafım da yok ya neyse.

10 Mayıs 2008 Cumartesi

İnönü Stadı; Hoşçakal

Uzun zamandır yazmıyodum bişiler. Marmaris etkisi olsa gerek diye düşünürken farkettim ki içimden paylaşacak bişiler bulamıyorum. Ta ki bugüne kadar. Herkesin en azından futbolu takip edenlerin bildiği İnönü'nün yıkılması muahbbeti çok canımı sıkıyor açıkçası. Hani şu dillere destan "İnönü Stadı'nı bilenler için söylüyorum, deniz tarafındaki kaleye yapılan atakta Beşiktaş golü buluyor" sözünün geçtiği yer. Hani şu evimiz gibi benmsediğimiz ve sevdiğimiz yer... Beşiktaş bugün son maçına çıkıyor orda. Maça gidicekler için inanılmaz duyguların yaşanacağı bir gün bugün. Örnek vermek gerekirse ben şimdiden hüzünlenmeye başladım. Karnımda ağrılar başladı yine. Gerçi ağrıları sabah içtiğim süte bağlıyorum ama genellikle böyle duygusal anlarda yoklar beni midem. Herneyse bugün son kez bende İnönü'deyim. Son kez avazım çıktığı kadar bağırmak için, son kez delicesine sevinmek için ve son kez dünya gözüyle görmek için. Fırsatı olanlara söylüyorum. Bu an kaçmaz. En azından sevinmek için sevmeyenlere söylüyorum.

19 Nisan 2008 Cumartesi

Derbinin Özeti; En Azından Bizim İçin...

Foto muhabiri Fatih Pınar'dan geçtiğimiz hafta oynanan derbi için Beşiktaş Çarşı'daki Mis Cafe'de çektiği Burhan Öçal müzikleriyle hüznün foto klibi...
Başrolde de 43 yaşındaki fanatik anne ve engelli oğlu var;
(not: Postun tamamı beleş tepe'den çalınmıştır.. Teşekkürü bir borç biliriz.)

17 Nisan 2008 Perşembe

14 Nisan 2008 Pazartesi

Taraftar İSTİFA

Yanlış hatırlamıyorsam Sivas'la ligin ilk devresinde karşılaştığımız maç esnasında başlamıştı yönetimi istifaya çağıran tezahüratlar. O zaman bende katılmıştım buna. Haklı olduğumu düşünüyordum o zaman. Böyle düşünmem içinde milyon sebebim vardı. Ama ne olduysa ben dahil herkes unuttuk yaptıklarımızı. Sinan'a, Yıldırım'a, yönetime isyanımız stop etti birden. Liderlik herşeyi toz pembe görmemizi neden olmuştu. En azından halimizden son derece memnunduk. Ama her maçın son dakikalarında yaşadığımız endişenin aynısını sezonun bitmesine doğru yine hissettik iliklerimize kadar. Şimdi herşey yine dibe vurmuş durumda. Ne futbolda ne basketbolda ne yönetimde ne de futbolcularda bunun aksini gösterecek bir şeyde yok. Ama biz yine aynı biziz. Elimizdeki son koz olan istifa seslerini yine haykırır olduk. Yönetime, futbolculara ve de Sinan'a. Ama ben kendi çapımda artık böyle bir şeye izin vermeyi düşünmüyorum. Hatalı olanın sadece onlar olmadığını düşünüyorum ve bir daha istifa diye bağırmayacağıma, futbolculara satılmış demiyeceğime, Sinan'a Aziz'in sağ kolu demiyeceğime öğütlüyorum kendime. Asıl suçun onlarda değil de bizim gibi dönek taraftarlarda olduklarını söylemem gerektiğini bilerek maçları izleyeceğime burdan söz veriyorum.

Kaya Yürekli!

Malum herkes ULEB kupasında takımlarımızın göstermiş olduğu müthiş! performansı konuşuyor. İtalya'ya kupa parolası ve şiarıyla giden takımımız çeyrek finalde kupayı alamasakta en azından bir final oynarız düşüncesiyle elinden geldiğince oynamaya çalışan ezeli rakibiyle karşılaştı. Favori Kaya'lı, Dalmau'lu, Shumpert'le, Nicevic'li, Sinan Güler'li ve islami sermaynein ele geçirmiş olduğu Cola takımıydı. Ama ne olduysa gazı kaçmış bir şekilde sahada olan takım inanılmaz derece de kötü oynayarak kupadan elendi. Burda CafeCrown'un çabasını, Cüneyt Erdem'in balını tartışmıyorum tabi. Beni asıl üzen Cola takımının nerdeyse tamamının çocuklardan (en azından cocuk yürekli) oluşması. Aynı istediği oyuncağı almayan babasına küser gibi alacaklarını zamanında alamayan bu cocuklar parkede küsüp maçı izleyenlere kabir eziyeti çektirdiler. Tribünde bir avuç yöneticinin olduğu maçta ekran başında takımını parasıyla değilde yüreğinin en derin köşesinde seven bizleri mahvettiler. Sanki cezalandırdıkları kişilerin o tribünde timsah gözleriyle maçı izleyen bir avuç yönetici değilde biz olduğunu unutarak oynadılar. Onlara koca koca teşekkürler geldi desibel rekorları kırmış taraftarlardan. Bu mutluluğu yaşattıkları için selam ettiler hepsine. Ama ben şahsım adına onlardan utandığımı söylemek istiyorum. Artık onlardan sadece günü geldiğinde kendilerine yakışır şekilde! sırtlarını bize dönüp arkalarına bakmadan çekip gitmelerini bekliyorum, istiyorum..

10 Nisan 2008 Perşembe

Torino Derbisi


İşte Kutsal İttifak medyası!..

Geçen hafta bugün bu sayfada "Fenerbahçe şampiyon olmuştur" demiştim. "Bir defa Fener, peşinden gelenlerin hepsinden çok daha iyi durumda bugün. Geride kalması mucize olur. Bu mucizeye de, Fenerbahçe tarafından kurulan federasyon ve kurulları izin vermezler.." Kızanlar, hatta sövenler oldu. Bugün kendi küfürlerinin utancı içindedirler.Çünkü yazdıklarımın mürekkebi kurumadan, bir hakem ortaya çıktı ve mucizeyi aynen dediğim şekilde önledi. Başkan Hasan Doğan ve Merkez Hakem Komitesi Başkanı Oğuz Sarvan'ın kuru sıkı palavraları sonucu değiştirmiyor. Hakem, üç puanı alenen ve resmen Kayseri'den, Galatasaray, Beşiktaş ve Sivas'tan aldı, Fenerbahçe'ye hediye etti. Türkiye'nin birinin ak dediğine öbürünün kara demesiyle ünlü dört hakem yorumcusu, Erman Toroğlu, Ahmet Çakar, Metin Tokat ve Bülent Yavuz bile hayatlarında ilk defa ittifak ettiler ve dediler ki..
1-Fener'in ilk golü palavra bir penaltıdır.
2-Fener'in ikinci golü ofsayttır ve yasal süre bittikten sonra atılmıştır.
3-Vederson'un kesin kırmızı kartı sarı olarak çıkmış ve Fener'in maçın önemli bir bölümünü 10 kişi oynaması engellenmiştir.
4-Daha maçın başında Kayseri'nin iki ön liberosuna alakasız sarı kartlar çıkarılarak, bu takımın orta saha direnci büyük ölçüde kırılmıştır.
Söyler misiniz, bir hakem daha ne yapar?.Şimdi bakın, bu Türk futbol tarihinin en büyük skandalını, ligin belki de şampiyonunu değiştiren bu maçı ve hakemini, bu ülke gazeteleri hangi başlıklarla verdiler..
Hürriyet: "Fener uyur, nöbetçi uyumaz." Alt ve üst başlıklarda penaltı ve ofsayt iması dahi yok.
Milliyet: "Can Simidi." Alt ve üst başlıklarda penaltı ve ofsayt iması dahi yok.
Akşam: "Semih candır." Alt ve üst başlıklarda penaltı ve ofsayt iması dahi yok.
Cumhuriyet: "Bitiş düdüğünü F.Bahçe çaldı." Üst başlıkta "Goller tartışmalı" diyor.
Radikal: "Maç biter Semih'in nöbeti bitmez." Alt başlıkta "Ucuz penaltı" lafı var.
Foto Maç: "Çevirmen."
Fanatik: "90+2-1" Alt başlıkta "Ucuz penaltı" denmiş.
Fotogol: "Biçer döver Fener."
Fotospor: "Uçur bizi Londra'ya."
Türkiye: "Semih ŞenTürk."
Posta: "Kadıköy'ün kralı Semih!."
Zaman: "Maç biter, Semih bitmez."
Star: "Kulübede Kral var."
Sözcü: "Semih, koçum!.."
Güneş: "Kral böyle istedi."
Taraf: "Fener yine son dakikada."
Bugün: "Avrupalı Fener, kralını yener!."
Yeni Şafak: "Son saniye üçlüğü.."
Benim gazetem Sabah "3 puanın mimarları" diye anlamsız bir başlığın altına penaltıyı hakemin yarattığını yazmış, hiç değilse..Ve koskoca Türk medyasında iki, sadece iki gazete, maçın gerçek başlığını sayfanın tepesine cesaretle koymuş.."Hakemin hediyesi" diyen Vatan ve de "Hakem kararıyla" diyen Tercüman..Ötekileri düşünün.. Ama şöyle düşünün.. Hakem hediyesi bu üç puanla Galatasaray, Fener'i geçip 2 puan farkla liderliğe otursa o gazetelerin o manşetleri nasıl olurdu?. Fener-Kayseri maçından sonra atılan başlıklar Kutsal İttifak medyasının kanıtı ve utancıdır.


(Not: Bu yazı Hıncal Uluç'un 10 Nisan 2008 tarihli Sabah gazetesindeki köşesinden alınmıştır.)

9 Nisan 2008 Çarşamba

Eziklerin Ezikliği

Herhangi birinin Chelsea'nin (başında çobandan fazla bilgiye sahip olmayan birini bulunduğu, takım ruhundan nasibini almamış oyunculardan kurulmuş ve tiyatro izleyicisinden farksız taraftarlarıyla Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finale kadar çıkabilmiş bir takım) Türkiye sınırları içerisinde "Avrupa İmparatoru!" olan ezik takım karşısında nasıl turladığını gördükten sonra sadece özetlerden Liverpool-Arsenal maçını izlemesi bile Liverpool'dan neden 8 tane yediğimizi anlaması için yeterli.

Sigma Olumuc gibi bir köy takımından zamanında 7 yemiş bir takımın taraftarlarının hele hele bugün ağzını bıçak açmaması ise düşündürücü. Kulüpleri kadar kendileri de ezik olan bu insanlar tura o kadar inanmış olmalılar ki sonuç onlar için travma etkisi yaratacak kadar etkili olmuş. Her zaman ki gibi ezik takımın ezik taraftarları "skor taraftarlığı" yapmaktalar. Her maç öncesi gibi yattıkları pusudan bu sefer çıkamadılar o başka. Eğer aksi bir sonuç olsaydı şimdi herkesin üstünde ezik kulübün formaları olacaktı, herkese sataşmaya başlayıp dünyanın e büyük kulübü olacaklarını, bütün futbolcuların gelmek için sıraya girdiklerini bas bas bağıracaklardı vb.. Ama olmadı.

Şimdi onlara bugün söylediğmi burdan da tekrarlayayım. Herkeste bir SERGEN yok ki Chelsea'yi Stamforfd Bridge çimlerine gömsün. Ve herkeste BEŞİKTAŞ taraftarı gibi bir taraftar yok ki "SEVİNMEK İÇİN SEVMEDİK" diyebilip yenilse de formasını kutsal bir emanet gibi üzerinden çıkarmasın.

8 Nisan 2008 Salı

Bir Garip Sonuç

Bu hafta görüldüğü üzere yapmış olduğum tahminlerde pek başarılı olamadım. Gerçi "Süper!" Ligimizde hakem hataları maçlara tahminlerin ötesinde etki etmiş olsa da benim gibi iş bahis olunca tamamen duygusallıktan uzak olan biri için bile baya sinir bozucuydu. Herneyse hakem "hataları!" bu ülkede hep olucak ve hep "ezik" takım için cereyan edecektir.
Benim aslında kafamı kurcalayan Beşiktaş Erkek Basketbol takımının fenere karşı aldığı mağlubiyet. Hani adamlar bizi, bizim onları ezdiğimiz gibi büyük bir farkla yenmediler, maçın 3. çeyreğinde dış atışlarda acaip ballıydılar ve play-off'ta karşımıza çıkarlarsa s.s. şeklinde onları play-off dışına atarız ama takımda ki isteksizlik ve bunun maça yansıması olası bir play-off eşleşmesinde hem 1-0 önde başlama avantajını yitirtti, hem de ezikleri yenme zevkinden bizi mahrum etti. Neyse o kadar önemli değil özünde. Bu sene hiç bir şeye güvenmediğim kadar çok güveniyorum takımıma, Ergin Ataman Hocama, Sinan Güler'e, Shumpert'e, Apadoca'ya, Nicevic'e, Kaya Peker'e.. Onlardan başarılar, kupalar değil sadece ruhumuzla oynamalarını istiyorum ve bekliyorum.. Uzun zamandır futbol takımından, yönetimden görmediğim Beşiktaşlılığı görmek istiyorum o kadar...

Football Manager #11


4 Nisan 2008 Cuma

3 Nisan 2008 Perşembe

Football Manager #9


Düşmanımın Düşmanı Dostumdur

Açıkçası akşam maçı izlerken baya bi ümitliydim. Chelsea kazanamazsa bile kaybetmez diyordum. Ama adamlar yine yaptılar yapacaklarını. aldılar maçı. Gerçi İngiltere'de çok rahat bir rövanş geçmicektir ama şimdi bile rahatsız ediyolar insanı. Saolsun patronum hemen masamın karşısına bir Fener forması astı bile. Sesimiz çıkartamıyoruz tabi.
Neyse konudan sapmadan düşüncemi dile getirim. Chelsea'nin benim için bir anlam ifade etmediğini, Abvomoviç'in çiftliği olduğunu söylemiştim. Günahım kadar sevmem o takımı. Ama rakibi fener olunca ister istemez ona yaslandık. Ama başında adam gibi bir teknik direktörlerinin olmaması kuşkulandırmıyo değildi hani. Mourinho olsa bu kadar ezik bir maç çıkarırlarmıydı orasını bilmem ama bu turu geçseler bile takımdan bir nane olmayacağı belli. Maçı evde eniştemle izlerken hep tartışmasını yaptık. Kendisi benim kadar hasta olmasa da bir BEŞİKTAŞ taraftarıdır. Maçta feneri desteklemesi benim için de acaip üzüntü kaynağı oldu. Tamam adamlar güzel oynuyor, maçtan hemen kopmuyor, rakibi rahatsız ediyor vs. vs. ama adı bi kere fener. Taraftarı deseniz bu ülkedeki en götü kalkık taraftar, başkanı-yönetimi desen icraati bol mafyanın Allah'ı, futbolcusu desen dayaklık takım. Ama dedim ya şimdi laf bize düşmez. Önce bizimkiler adam gibi oynayıp ezsinler (örnekleri çok uzakta diil 3-4'lük maç) ondan sonra söyleriz söylicemizi. Ama yine de tebrikler. Hakederek geldiler, hakederekte yarılicaklar şampiyonlar ligini. (umarım bu son sözlerim hiç bir zaman gerçekleşmez)

1 Nisan 2008 Salı

"90 Dakika"ya 30 Dakika Kala..

Akşam erken gittim eve. Uzun zamandır evi şöyle erken saatlerde göremiyordum. Saatlerin ileri alınmasından mıdır nedir garip oldum. Neyse erken gelmişken pazartesi akşamlarının futbol programlarını kaçırmayacağım için baya sevindim. Açtım Haberturk'u karşımda Muhteşem 3'lü. Mehmet Demirkol-Okay Karacan-Uğur Meleke... Ne kadar sevindiğimi anlatamam. Nedeni 90 Dakika programından (yanlış anlamadıysam) yarım saat önce başlamaları. Ben böyle sevinirken, patlamış mısırım elimde onları dinlerken ( evet patlamış mısır elimdeki, malum bu programlar altın değerinde) dakikalar geçtikçe bir sıkkınlık başladı. Buna en büyük neden sanırım Okay Karacan'ın pazar günü Mustafa Doğan'la sunduğu Futbol Pazarı'ndaki muhabbeti tutunda istatistikler de dahil olmak üzere hemen hemen herşeyi buraya taşıması. Anlıcanız tekrarları pek sevmem. Özellikle bu üçlü arasında aynı lafların döndüğünü görünce acaip moralim bozuldu. Neyse ki 90 Dakika yetişti de kendime geldim. Saolsun Hıncal baba her zamanki formundaydı. Ben bu kadar karşıt fikirlerde olupta (Hıncal Uluç ve Mehmet Yılmaz'dan bahsediyorum, Haşmet Babaoğlu ile Fuat Aktan'ı es geçicem kusura bakmasınlar) bu kadar eğlenen iki insan görmedim. Adamlar bariz geyik yaptı uzunca ama o bile tebessümle programı izlememe yetti. Artık Futbol Kulübü programı niye tutmuyor diye kafa yoracaklarına farklı olmak için kafa patlatsınlar. Bir giriş müziğiyle olmuyo farklılık...

Football Manager #8


31 Mart 2008 Pazartesi

Tahminleri Alalım..

Bu haftasonu berbat geçti demiştim ama inter'in puan kaybettiği hafta da Roma'nın Cagliari deplasmanından da rakibi gibi 1 puanla ayrılması günümü daha çekilmez hale getirdi. İspanya'da Barça'nın anlamsızca kaybetmesi (ki zaten bu sene mutlu sonla biticeğine dair bir inancım 2-3 hafta önce bitmişti) üstüne Beşiktaş'ın ruhsuzca oynayıp tahminlerimde beni yanıltmaması yetmiomuş gibi Roma'nın da bu haftayı değerlendirememesi sanki hayatımı ağız birliği etmişcesine daha da içinden çıkılmaz bi hale soktu.
Bu umutsuzluk içerisinde gelecek hafta tahminlerimde;
Arsenal-LIVERPOOL maçından üst bitecek bir Arsenal galibiyeti,
ROMA-Genoa maçından yine üst bitecek bir Roma galibiyeti,
BARCELONA-Getafe maçından en iyi beraberlik olmak üzere bir Getafe galibiyeti bekliyorum.
Sivas-BEŞİKTAŞ maçına gelince o maçıda Allah'a havale ediyorum. Umarım Delgado'nun, Gökhan Zan'ın sakatlıklarında Allah yardımcımız olurda bir beraberlikle sıyırabiliriz deplasman haftasını.

Football Manager #7


30 Mart 2008 Pazar

Efsaneler "7" Giyer

Dün acetoda gördüm resmi. Maçı izleyememiştim. Gittim özetleri buldum netten. Bu adamı hiç sevmezdim, oyununa saygım sonsuzdu ama artık benim için bir idoldür kendisi. Nasıl böyle oynar, nasıl pas atar, nasıl koşar bu adam diye öğretmeliler bizim topçularımıza. Bizimkiler bu adamın yanında sadece topçu kalıyor. Bir sözümde Alex Ferguson'a. Her zaman topu oynayanların değildir kabahat. Onları yanlış şekillerde oynatanlardadır da. Mesela Rooney, Ronaldo kavgalıydı. Hem de benim nezdimde normal her iki insanın olabileceği şekilde. Şimdi ise Manu'yu sırtlamış götürüyo bu ikisi. Yanlarına bir de Tevez'i ekledi Sir. Biz hala tribünde Holosko ile Delgado'nun arasındaki problemi anlamak için kafa yoralım. Buna kafa yorarkende şampiyonlukla ilgili pembe hayaller kurmaya devam edelim. Pollyannalığa soyunup herşey olabilir diyelim. Elimizde kalan en güzel şey de o değil mi zaten.

Olmadı, Olamadı

Bugünün her günden çok daha güzel olacağını hayal ediyordum ama olmadı. Yeni stadın 19 Mayıs'ta temelinin atılacağını ve izlicemiz maçın bu staddaki son derbi olması nedeniyle baya bi duygulanmıştım. Takımıma güven konusunda bazı sorunlarım olsa da en kötü bir beraberlik alıp gelecek haftalarda diğerlerinin puan kaybetmesiyle umutlanabilirdim. Ama o da olmadı. Aslında sezon başından beri umduğum hiç bir şey olmadı. Ertuğrul sağlam takımın başına geçtiğinde umutlanmıştım, Sinan geldi olmadı. Liverpool'u burda yenip sevinmiştik, gittik 8 yedik olmadı. Herşeye rağmen lider olduk, gittik İBB'ye yenildik olmadı. En son bu yeryüzünde en nefret ettiğim takımı yeneriz dedim (kocasıyız ya), o da olmadı. Artık bana hiç bi şey kalmadı. Kala kala yeni stadı beklemek, bu zaman da Kasımpaşa ve Olimpiyat'ta eziyet çekmek, sevinçleri bir kaç sezon daha erteleyip 100. yılın, Guinti'nin, Zago'nun, Sergen'in hatıralarıyla yetinmek ve Süleyman Seba gibi birinin tekrar başkan olması için dua etmek (ki benim hiç bir duam kabul olmaz) kaldı sadece.
Uzun lafın kısası Allah Büyük BEŞİKTAŞ Taraftarı'na bir kaç sezon daha sabır versin.

27 Mart 2008 Perşembe

Dualarımız Totti ile Birlikte

Bu adamı oldum olası çok sevmişimdir. Hırçındır, agresifdir ama bir taraftarın kulübünde görmek isteyeceği topçunun en iyi örneğidir. Takımı için yapar hırçınlığı, kazanmak için bütün agresifliğini sergiler. Öyle egzantrik hareketler yapamaz ama yeri geldiğinde tekmeye kafasını uzatacak adamdır. En azından ben öyle düşünüyorum. Neyse konuyu fazla dağıtmadan neden "Gattuso" abimizin resmini posta koyduğumu söyliyim. Sabah şu sokaklarda bedava dağıtılan gazetelerden birine denk geldim. İtalya'da bu sene Roma'nın şampiyon olmasını istiyomuş kendisi. İstemesinin asıl sebebi de Totti'ymiş. BanA kalırsa son 2 yılda İnter'in şampiyon olması rahatsız etmiştir kendisini. Gerçi ben bile kıl oluyorum o takıma ya. İngiltere'nin Chelsea'siyle birdir benim için. İkisini de sevmem. İnter bedavaya şampiyon olmuş takımdır, Chelsea'de Abramoviç'in çiftliğidir. İkisinin de hiç bir değeri yoktur gözümde. Ne kadar zor gözükse de klasik tabirle "dualarımız Roma ve Totti ile birlikte".

Football Manager #6

Beyaz Rusya:2 Türkiye:1

Şimdi gören nerden çıktı bu sonuç diyecektir. Yazıyı okuyupta beni tanıyan insanlarda noluyor bu çocuğa diye düşünebilir. Herkes bilir ki milli duyguları ve diğer bütün duyguları mantığından önce gelmeyen biriyimdir. Askerlik problemi nedeniyle ülkesinden kaçıp giden bir adama neden ulusal takım forması giydirildiğini anlamıyor ve kabullenemiyorum. Bu kabullenememe durumu da; kendi herkesten akıllı zanneden (kusura bakmayın adını bile anmak istemiyorum) bu şahs-ı muhteremin attığı gollerinde, yaptığı asistlerinde benim için hiç bir anlama gelmediğinin ve hiç bir öenm arzetmediğinin kanıtı. O nedenle o ve onun gibilerin yapacakları hiç bir şeyi sahiplenmemek benim için en mantıklı hareket.

26 Mart 2008 Çarşamba

23 Mart 2008 Pazar

Demişlerdi!....


Hem Olimpiyat stadını görmek hem de Beşiktaş'ı yalnız bırakmadan elinden geldiğince desteklemek için maça gittim. Açıkçası bugüne kadar hakkında tek bir olumlu bir şey duymadığım, staddan çok insana kabir eziyeti çektirmek için yapılan bu yerde değil maç izlemek, yanından bir daha geçmemek için yeminlerle döndüm eve. Kapalı tribünde Çarşı'nın bütün yoğunluğu ve zorlamalarına rağmen İnönü Stadı'nda maç izlemenin artık İngiltere'nin herhangi bir stadında maç izlemekle bir olduğu düşüncesine kapılmamak elde değil. Sanırım bu stad insanların spordan, özellikle de futboldan nefret etmeleri için özel olarak dizayn edilmiş, yeri özel olarak seçilmiş. Gitmesi ayrı dert, tribünde oturması ayrı dert, maçı izlemek ayrı dert. Bir e kapalıda oturarak maç izlemenin taraftara günah işliyormuş gibi gelmesini anlıyoruzda koca 80.000 kişilik stadda nası oldu da 90 dakika yine ayakta maç izlediğimizi ben dahil orda ki hiç kimse anlamadı, anlamicaktır. Koca stadda sanki maç sonlarına doğru kapıları herkese açılmış kapalı tribünde maç izliyormuş gibi yanımdakilerle içiçe girmiş şekilde maç izlemek inanılmaz derece de yordu. Eğer erken zamanda ne kadar bağırsak ta bağıralım, ne kadar yırtınsak da yırtınalım sesimizin biz dahil hiç kimseye ulaşmadığını farketmesem bide her maç sonunda olduğu gibi ayaklarımın yorgunluğuna bir de ses kısıklığını eklicektim.

Bu arada bide aklıma yönetimin yeni stadı yaparken avrupa maçlarını Olimpiyat'ta, lig maçlarını Kasımpaşa stadında oynamayı planladıkları geldi ve o an yeni stada olan düşüncem tamamen değişti. Bizim gibi geçirdiği en ufak krizde dağılma noktasına gelen kulüpler için kendini yok etme planıyla birdir Olimpiyat Stadı'nda maçlarını oynama fikri. Mümkünse ya her maçı Kasmpaşa Stadı'nda oynasın, ya da Galatasaray'ın yeni stadını bekleyip onlardan rica ederek geçirsin 18 ayı. Yoksa bu hem takımın hemde taraftarın yalan olması demektir benim için.

18 Mart 2008 Salı