







Dedim ya IPhone zil seslerini değiştirmekle uğraşıyorum. Futbol hastasıyım bide. Haliyle zil çalacaksa da illa bana futbolu hatırlatacak. Neyse uzatmiyim. Delisi olduğum NTV yayın kurumunun o güzeller güzeli kanalı NTVSpor'un Euro 2008'de gol görüntülerini gösterirken kullandığı fon müziğine taktım kafayı. Aradım taradım sonunda tvden güzelce kayıt edilmiş halini buldum. Hemen yolladım telefona. Artık beni aradğınızda bilin ki telefon çalarken ben Robben'in, Torres'in veya Villa'nın gollerinden birini hatırlıyorum.
'Biz futbolcular, sürekli üzerimizde çok baskı olduğundan yakınırız. Baskı, ancak evlerine beş peso getirip çocuklarını geçindiremeyen insanların üzerinde olur. Binlerce dolar alıp, sahaya çıkıp oynuyoruz ve ağzımızı açınca stresten bahsediyoruz… Stres bu ülkede, sabahın altısında kalkanlar içindir.'



Ciro Martinez, 13 Haziran'da 20 bin kişinin izlediği konserine Delgado'nun isminin yazılı olduğu Beşiktaş forması ile çıkarak futbolcumuza olan hayranlığını sergiledi.
Deli gibi sevdiğim, en kötü zamanımda kendisine sığındığım Beşiktaş'ımın 2008-2009 sezonunda Olimpiyat Stadı'nda maçlarını oynuyacağını duyunca beynimden vurulmuşa döndüm. Hayatımda bir kez gittiğim, gittiğimde de pişman olup küfürler savurduğum bu stada Beşiktaş aşkı ile bir sezon nasıl katlanılır bilmiyorum. Bi çıkış yolda bulamıyorum. Anlaşılan o ki ben ve kapalı tribün arkadaşlarım seneyi ya evimizde ya da Beşiktaş Çarşı'da bi birahanede maçları izleyerek geçiricez.
Sanıyorum 50 yıl sonra tarih kitapları, 21'inci yüzyılın ilk bölümünün futbol anlayışından söz ederken "güzel oyun"un öncü temsilcisi Barcelona'ya önemli bir yer ayıracaklar. Gerek Ronaldinho, Eto'o ve Deco'lu ilk yıldızlar, gerekse Messi, Dos Santos ve Krkic'li ikinci jenerasyon, "Kazan, hangi yolla olursa olsun kazan" temalı diğer büyüklere meydan okuyarak mücadeleyi sürdürüyorlar. Oleguer de bu güzel oynamaya çalışan takımın önemli parçası, ama Barcelona'ya aidiyeti futbol becerisinden çok ideolojik sebeplere dayanıyor. 6 sezondur Barcelona'nın sağ bekinde görev yapan 27 yaşındaki solcu Oleguer, Katalunya milliyetçisi görüşleri nedeniyle İspanya Milli Takımı'nda hiç oynamadı. Hatta kaptanlığını yaptığı Katalunya Milli Takımı'nın, ABD ile yapacağı dostluk maçına izin vermeyen İspanya Futbol Federasyonu'nu da ağır bir dille eleştirmekten de geri kalmadı. Şubat 2007'de Bask dilinde yayın yapan Berria gazetesinde kaleme aldığı siyasi görüşleri, Barcelona Başkanı Laporta ve Teknik Direktör Rijkaard'ın tepkisini çekti, ayakkabı sponsoru Kelme anlaşmasını feshetti. Meslektaşları gibi lüks arabalara binmiyor, pahalı kıyafetler satın almaktan geri duruyor. Üniversitede ekonomi okudu ve entelektüel yönü ağır bastığı bir gün, okuldaki sınavını kaçırmamak için Barcelona idmanına gitmemiş, farklı bir karakter... Siyasi hamleleri nedeniyle kendisini eleştirenleri, görüşlerini anlamamakla, 2006'da çıkarttığı kitabını veya makalelerini okumamakla suçluyor. Barcelona'ya ve Katalunya'ya bağlılığı bir sporcu bağlılığının üzerinde...
Hayatın koşuşturması içerisinde zamanında ne 'Asi Ruh'un galasından haberdar olabildim, ne de gala da yaşananlara, 'Çarşı'nın sine-i millete dönüşüne tanıklık edebildim. Hatta ve hatta yoğunluktan dolayı Çarşı'nın bu hareketine yorum yapmaya dahi fırsatım olmadı. İşler biraz azalınca birden 5-6 post önce yazmış olduğum yazı geldi aklıma. Hani şu taraftarı istifaya çağırdığım yazı. Ben hala o yazıda belirttiğim eleştirilerde haklılık payı oldugunu düşünüyorum. Ama yazdıklarımın her ne kadar kendimden başka hiç kimse de bağlayıcı bi yanı olmadığını bilsemde sadece Çarşı'nın buna kulak vermesini de içime sindiremedim. Anlicanız iki arada kaldım. Nedeni de aslında basit. Her kim benim gibi aidiyet duygusundan yoksun bir şekilde İnönü'nün kapalısında maç izlerse söylediklerimi çok rahat anlicaktır. Şimdi Çarşı kendini feshetti ya şimdi meydan boş bulanın olur misali, 'Karagümrük'ünden tutunda bilmem neyine kadar bütün gruplar rant kavgasına tutuşucaklardır. Anlicanız olan yine benim gibi sadece Beşiktaş'ı sevmekten başka günahı olmayan taraftara olacaktır. Olan yine Beşiktaş'ıma olacaktır. Söyliyeceğim son şey; yazık oldu işte. Herkese....
"Dün Çarşı için çekilen 'Asi Ruh' belgeselinin galasında Çarşı'nın lideri Alen grubu feshettiklerini açıkladı. Yaptığı duygusal konuşmayla Çarşı'nın artık olmadığını belirtti. Dün geceden beri şoktayım ve hala atlatabilmiş değilim. Konuşmanın tam metni burada. Okuyun, sizin de tüyleriniz diken diken olacaktır. Ne yazılır, ne söylenir bilmiyorum ama ben bu işi kabullenemiyorum. Fanatik derecede bir Galatasaray'lı olmama rağmen; her zaman özendiğim, keyifle takip ettiğim, bir yanımın her zaman Beşiktaş'a sempati duymasına sebep olan Çarşı'ydı. Benim için Beşiktaş'la eş anlamlıydı. Beşiktaş'ın her maçını izlemesem de her seferinde kendimi Çarşı'nın orijinal tezahüratlarını mırıldanırken buluyordum. Her ne kadar kararlarından dönmeyeceklerini bilsem de elimden geldiğince yalvarıyorum onlara. Feshetmeyin bu grubu. Nasıl Allah affeder, Çarşı affetmez dediyseniz, bilin ki aldığınız bu kararı da bu ülkede kimse affetmez, kabullenemez... "
The Guardian'la 4 Eylül 2005'te yaptığı röportajda, neredeyse bütün Liverpool taraftarlarının içinde yaşayabileceği kadar gayrımenkule nasıl sahip olduğu sorulduğunda anlaşılmış, Robbie Fowler'ın sırrı... "Beckham, Rooney, Gerrard, Scholes, Cole, McManaman, Ferdinand... Hepimizin ortak bir yanı var: Çocukluğumuzun sosyal konutlarda, kısıtlı imkanlar içinde geçmesi. Belki de o futbol topunun peşinden bu kadar iyi koşabilmemizin nedeni de bu... Çocukken ona sahip olamamış olmamız " 9 Nisan 1975'te Liverpool'un aşağı mahallelerinden Toxteth'de doğmuş Robert Bernard "Robbie" Fowler. Annesi ve babası da, hatta onların babaları ve dedeleri de daha ziyade suç oranının yüksekliği ve eğitim seviyesinin düşüklüğü ile tanınan Toxteth'lilermiş. Fowler'ın UEFA Kupası'nda Brann Bergen'e attığı golden sonra formasının altında yazan "İşten çıkarılan Liverpool'lu 500 liman işçisine destek verin " mesajındaki kıymet bilirliğin nedeni, babasının gündelik işlerde çalışarak kardeşlerine bakmaya çalışması gerçeğinde gizli... Aslında Robbie ve 3 kardeşi gerçekte hiçbir zaman bir aile sahibi olamamışlar, çünkü bir dargın bir barışık yaşayan anne ve babası hiç evlenmemiş. 1993'te Anfield'a ilk kez çıkıp Lig Kupası'nda Fulham'a 5 gol birden atınca da, o sırada annesinin evinde kaldığı için sevincini sadece onunla paylaşabilmiş genç Robbie... 1 yıl sonra babasının da tribünde olduğu maçta Arsenal'e karşı 4 dakika 32 saniye içinde yaptığı hat-trickse halen Premier Lig tarihinin en hızlı üçlemesi olarak tarih kitaplarındaki yerini koruyor. 1994-1995 sezonunun başında henüz 19 yaşında iken Liverpool'la yaptığı 5 yıllık kontrat, onu İngiliz spor tarihinin en genç milyoneri yaptı. Sonraki 3 yıl boyunca her sezon 30'un üstünde gol atma başarısıyla yetinmedi Fowler, sempatik ve hassas tavırlarıyla da tek kanallı dönemin Avrupa'dan Futbol'unun da yıldızı olmayı sürdürdü. Gerek 24 Mart 1997'de Arsenal karşısında lehine verilen haksız penaltıyı bilerek kaleci Seaman'a nişanlaması, gerekse aynı sezon gol sevinci için kendisine koşan taraftarı korumak için polisin üstüne atlaması üzerine, KOP tribünleri, daha 20'li yaşlarında gelmiş geçmiş en büyük Liverpool efsanelerinden biri olan Fowler'a "saint" (aziz) unvanını verdi. "Aziz" Fowler, büyük dostu McManaman'la birlikte satın aldığı atlara, sırf yarış anlatıcılarına zorluk olsun diye "some horses" (bazı atlar) ve "another horse" (başka bir at) isimlerini verecek kadar zeki ve esprili bir adam... Kaydettiği bir gol sonrası orta sahaya doğru koşan hakemin ayağı takılıp düşünce, onun üstüne atlayıp hakemi de gol sevincine dahil edecek kadar da eğlenceli... Saha çizgilerinin beyaz tozunu burnuna çeker gibi yaparak Everton'lı uyuşturucu kullanan futbolculara mesaj vermeye kalkacak kadar cüretkar ama korner direğini mikrofon olarak kullanıp taraftarla şarkı söyleyerek golü kutlayacak kadar da sevimli... Kendisine soru soran bir paparazziye neden saldırdığı veya Chelsea'li Graeme Le Saux'ya neden hakaret ettiği sorulduğunda ise, "Hiç rol yapmadım" diyor Robbie... "Adanın en popüler ve en çok kazanan futbolcusu oldum, ama hâlâ Macca (Steve McManaman) ile birlikte yan komşunun bahçesinden elma çalmak istiyoruz. 30 yaşındayım, 3 kızım var, ama Toxteth'teki günlerimden hiçbir farkım yok". Zaten geçtiğimiz 25 Mayıs'ta Liverpool'un Milan'la oynadığı Şampiyonlar Ligi finali için İstanbul'a sessiz sedasız gelip, maçı herhangi biri gibi taraftarlarla birlikte tribünden izlemesi de anlatıyor her şeyi... Robbie, o günden beri bil ki, ben de, biz de, senin evinde yaşıyoruz!
Uzun zamandır yazmıyodum bişiler. Marmaris etkisi olsa gerek diye düşünürken farkettim ki içimden paylaşacak bişiler bulamıyorum. Ta ki bugüne kadar. Herkesin en azından futbolu takip edenlerin bildiği İnönü'nün yıkılması muahbbeti çok canımı sıkıyor açıkçası. Hani şu dillere destan "İnönü Stadı'nı bilenler için söylüyorum, deniz tarafındaki kaleye yapılan atakta Beşiktaş golü buluyor" sözünün geçtiği yer. Hani şu evimiz gibi benmsediğimiz ve sevdiğimiz yer... Beşiktaş bugün son maçına çıkıyor orda. Maça gidicekler için inanılmaz duyguların yaşanacağı bir gün bugün. Örnek vermek gerekirse ben şimdiden hüzünlenmeye başladım. Karnımda ağrılar başladı yine. Gerçi ağrıları sabah içtiğim süte bağlıyorum ama genellikle böyle duygusal anlarda yoklar beni midem. Herneyse bugün son kez bende İnönü'deyim. Son kez avazım çıktığı kadar bağırmak için, son kez delicesine sevinmek için ve son kez dünya gözüyle görmek için. Fırsatı olanlara söylüyorum. Bu an kaçmaz. En azından sevinmek için sevmeyenlere söylüyorum.
Yanlış hatırlamıyorsam Sivas'la ligin ilk devresinde karşılaştığımız maç esnasında başlamıştı yönetimi istifaya çağıran tezahüratlar. O zaman bende katılmıştım buna. Haklı olduğumu düşünüyordum o zaman. Böyle düşünmem içinde milyon sebebim vardı. Ama ne olduysa ben dahil herkes unuttuk yaptıklarımızı. Sinan'a, Yıldırım'a, yönetime isyanımız stop etti birden. Liderlik herşeyi toz pembe görmemizi neden olmuştu. En azından halimizden son derece memnunduk. Ama her maçın son dakikalarında yaşadığımız endişenin aynısını sezonun bitmesine doğru yine hissettik iliklerimize kadar. Şimdi herşey yine dibe vurmuş durumda. Ne futbolda ne basketbolda ne yönetimde ne de futbolcularda bunun aksini gösterecek bir şeyde yok. Ama biz yine aynı biziz. Elimizdeki son koz olan istifa seslerini yine haykırır olduk. Yönetime, futbolculara ve de Sinan'a. Ama ben kendi çapımda artık böyle bir şeye izin vermeyi düşünmüyorum. Hatalı olanın sadece onlar olmadığını düşünüyorum ve bir daha istifa diye bağırmayacağıma, futbolculara satılmış demiyeceğime, Sinan'a Aziz'in sağ kolu demiyeceğime öğütlüyorum kendime. Asıl suçun onlarda değil de bizim gibi dönek taraftarlarda olduklarını söylemem gerektiğini bilerek maçları izleyeceğime burdan söz veriyorum.
Malum herkes ULEB kupasında takımlarımızın göstermiş olduğu müthiş! performansı konuşuyor. İtalya'ya kupa parolası ve şiarıyla giden takımımız çeyrek finalde kupayı alamasakta en azından bir final oynarız düşüncesiyle elinden geldiğince oynamaya çalışan ezeli rakibiyle karşılaştı. Favori Kaya'lı, Dalmau'lu, Shumpert'le, Nicevic'li, Sinan Güler'li ve islami sermaynein ele geçirmiş olduğu Cola takımıydı. Ama ne olduysa gazı kaçmış bir şekilde sahada olan takım inanılmaz derece de kötü oynayarak kupadan elendi. Burda CafeCrown'un çabasını, Cüneyt Erdem'in balını tartışmıyorum tabi. Beni asıl üzen Cola takımının nerdeyse tamamının çocuklardan (en azından cocuk yürekli) oluşması. Aynı istediği oyuncağı almayan babasına küser gibi alacaklarını zamanında alamayan bu cocuklar parkede küsüp maçı izleyenlere kabir eziyeti çektirdiler. Tribünde bir avuç yöneticinin olduğu maçta ekran başında takımını parasıyla değilde yüreğinin en derin köşesinde seven bizleri mahvettiler. Sanki cezalandırdıkları kişilerin o tribünde timsah gözleriyle maçı izleyen bir avuç yönetici değilde biz olduğunu unutarak oynadılar. Onlara koca koca teşekkürler geldi desibel rekorları kırmış taraftarlardan. Bu mutluluğu yaşattıkları için selam ettiler hepsine. Ama ben şahsım adına onlardan utandığımı söylemek istiyorum. Artık onlardan sadece günü geldiğinde kendilerine yakışır şekilde! sırtlarını bize dönüp arkalarına bakmadan çekip gitmelerini bekliyorum, istiyorum..
Geçen hafta bugün bu sayfada "Fenerbahçe şampiyon olmuştur" demiştim. "Bir defa Fener, peşinden gelenlerin hepsinden çok daha iyi durumda bugün. Geride kalması mucize olur. Bu mucizeye de, Fenerbahçe tarafından kurulan federasyon ve kurulları izin vermezler.." Kızanlar, hatta sövenler oldu. Bugün kendi küfürlerinin utancı içindedirler.Çünkü yazdıklarımın mürekkebi kurumadan, bir hakem ortaya çıktı ve mucizeyi aynen dediğim şekilde önledi. Başkan Hasan Doğan ve Merkez Hakem Komitesi Başkanı Oğuz Sarvan'ın kuru sıkı palavraları sonucu değiştirmiyor. Hakem, üç puanı alenen ve resmen Kayseri'den, Galatasaray, Beşiktaş ve Sivas'tan aldı, Fenerbahçe'ye hediye etti. Türkiye'nin birinin ak dediğine öbürünün kara demesiyle ünlü dört hakem yorumcusu, Erman Toroğlu, Ahmet Çakar, Metin Tokat ve Bülent Yavuz bile hayatlarında ilk defa ittifak ettiler ve dediler ki..
1-Fener'in ilk golü palavra bir penaltıdır.
2-Fener'in ikinci golü ofsayttır ve yasal süre bittikten sonra atılmıştır.
3-Vederson'un kesin kırmızı kartı sarı olarak çıkmış ve Fener'in maçın önemli bir bölümünü 10 kişi oynaması engellenmiştir.
4-Daha maçın başında Kayseri'nin iki ön liberosuna alakasız sarı kartlar çıkarılarak, bu takımın orta saha direnci büyük ölçüde kırılmıştır.
Söyler misiniz, bir hakem daha ne yapar?.Şimdi bakın, bu Türk futbol tarihinin en büyük skandalını, ligin belki de şampiyonunu değiştiren bu maçı ve hakemini, bu ülke gazeteleri hangi başlıklarla verdiler..
Hürriyet: "Fener uyur, nöbetçi uyumaz." Alt ve üst başlıklarda penaltı ve ofsayt iması dahi yok.
Milliyet: "Can Simidi." Alt ve üst başlıklarda penaltı ve ofsayt iması dahi yok.
Akşam: "Semih candır." Alt ve üst başlıklarda penaltı ve ofsayt iması dahi yok.
Cumhuriyet: "Bitiş düdüğünü F.Bahçe çaldı." Üst başlıkta "Goller tartışmalı" diyor.
Radikal: "Maç biter Semih'in nöbeti bitmez." Alt başlıkta "Ucuz penaltı" lafı var.
Foto Maç: "Çevirmen."
Fanatik: "90+2-1" Alt başlıkta "Ucuz penaltı" denmiş.
Fotogol: "Biçer döver Fener."
Fotospor: "Uçur bizi Londra'ya."
Türkiye: "Semih ŞenTürk."
Posta: "Kadıköy'ün kralı Semih!."
Zaman: "Maç biter, Semih bitmez."
Star: "Kulübede Kral var."
Sözcü: "Semih, koçum!.."
Güneş: "Kral böyle istedi."
Taraf: "Fener yine son dakikada."
Bugün: "Avrupalı Fener, kralını yener!."
Yeni Şafak: "Son saniye üçlüğü.."
Benim gazetem Sabah "3 puanın mimarları" diye anlamsız bir başlığın altına penaltıyı hakemin yarattığını yazmış, hiç değilse..Ve koskoca Türk medyasında iki, sadece iki gazete, maçın gerçek başlığını sayfanın tepesine cesaretle koymuş.."Hakemin hediyesi" diyen Vatan ve de "Hakem kararıyla" diyen Tercüman..Ötekileri düşünün.. Ama şöyle düşünün.. Hakem hediyesi bu üç puanla Galatasaray, Fener'i geçip 2 puan farkla liderliğe otursa o gazetelerin o manşetleri nasıl olurdu?. Fener-Kayseri maçından sonra atılan başlıklar Kutsal İttifak medyasının kanıtı ve utancıdır.
(Not: Bu yazı Hıncal Uluç'un 10 Nisan 2008 tarihli Sabah gazetesindeki köşesinden alınmıştır.)
Herhangi birinin Chelsea'nin (başında çobandan fazla bilgiye sahip olmayan birini bulunduğu, takım ruhundan nasibini almamış oyunculardan kurulmuş ve tiyatro izleyicisinden farksız taraftarlarıyla Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finale kadar çıkabilmiş bir takım) Türkiye sınırları içerisinde "Avrupa İmparatoru!" olan ezik takım karşısında nasıl turladığını gördükten sonra sadece özetlerden Liverpool-Arsenal maçını izlemesi bile Liverpool'dan neden 8 tane yediğimizi anlaması için yeterli.
Bu hafta görüldüğü üzere yapmış olduğum tahminlerde pek başarılı olamadım. Gerçi "Süper!" Ligimizde hakem hataları maçlara tahminlerin ötesinde etki etmiş olsa da benim gibi iş bahis olunca tamamen duygusallıktan uzak olan biri için bile baya sinir bozucuydu. Herneyse hakem "hataları!" bu ülkede hep olucak ve hep "ezik" takım için cereyan edecektir.
Açıkçası akşam maçı izlerken baya bi ümitliydim. Chelsea kazanamazsa bile kaybetmez diyordum. Ama adamlar yine yaptılar yapacaklarını. aldılar maçı. Gerçi İngiltere'de çok rahat bir rövanş geçmicektir ama şimdi bile rahatsız ediyolar insanı. Saolsun patronum hemen masamın karşısına bir Fener forması astı bile. Sesimiz çıkartamıyoruz tabi.
Akşam erken gittim eve. Uzun zamandır evi şöyle erken saatlerde göremiyordum. Saatlerin ileri alınmasından mıdır nedir garip oldum. Neyse erken gelmişken pazartesi akşamlarının futbol programlarını kaçırmayacağım için baya sevindim. Açtım Haberturk'u karşımda Muhteşem 3'lü. Mehmet Demirkol-Okay Karacan-Uğur Meleke... Ne kadar sevindiğimi anlatamam. Nedeni 90 Dakika programından (yanlış anlamadıysam) yarım saat önce başlamaları. Ben böyle sevinirken, patlamış mısırım elimde onları dinlerken ( evet patlamış mısır elimdeki, malum bu programlar altın değerinde) dakikalar geçtikçe bir sıkkınlık başladı. Buna en büyük neden sanırım Okay Karacan'ın pazar günü Mustafa Doğan'la sunduğu Futbol Pazarı'ndaki muhabbeti tutunda istatistikler de dahil olmak üzere hemen hemen herşeyi buraya taşıması. Anlıcanız tekrarları pek sevmem. Özellikle bu üçlü arasında aynı lafların döndüğünü görünce acaip moralim bozuldu. Neyse ki 90 Dakika yetişti de kendime geldim. Saolsun Hıncal baba her zamanki formundaydı. Ben bu kadar karşıt fikirlerde olupta (Hıncal Uluç ve Mehmet Yılmaz'dan bahsediyorum, Haşmet Babaoğlu ile Fuat Aktan'ı es geçicem kusura bakmasınlar) bu kadar eğlenen iki insan görmedim. Adamlar bariz geyik yaptı uzunca ama o bile tebessümle programı izlememe yetti. Artık Futbol Kulübü programı niye tutmuyor diye kafa yoracaklarına farklı olmak için kafa patlatsınlar. Bir giriş müziğiyle olmuyo farklılık...
Bu haftasonu berbat geçti demiştim ama inter'in puan kaybettiği hafta da Roma'nın Cagliari deplasmanından da rakibi gibi 1 puanla ayrılması günümü daha çekilmez hale getirdi. İspanya'da Barça'nın anlamsızca kaybetmesi (ki zaten bu sene mutlu sonla biticeğine dair bir inancım 2-3 hafta önce bitmişti) üstüne Beşiktaş'ın ruhsuzca oynayıp tahminlerimde beni yanıltmaması yetmiomuş gibi Roma'nın da bu haftayı değerlendirememesi sanki hayatımı ağız birliği etmişcesine daha da içinden çıkılmaz bi hale soktu.
Dün acetoda gördüm resmi. Maçı izleyememiştim. Gittim özetleri buldum netten. Bu adamı hiç sevmezdim, oyununa saygım sonsuzdu ama artık benim için bir idoldür kendisi. Nasıl böyle oynar, nasıl pas atar, nasıl koşar bu adam diye öğretmeliler bizim topçularımıza. Bizimkiler bu adamın yanında sadece topçu kalıyor. Bir sözümde Alex Ferguson'a. Her zaman topu oynayanların değildir kabahat. Onları yanlış şekillerde oynatanlardadır da. Mesela Rooney, Ronaldo kavgalıydı. Hem de benim nezdimde normal her iki insanın olabileceği şekilde. Şimdi ise Manu'yu sırtlamış götürüyo bu ikisi. Yanlarına bir de Tevez'i ekledi Sir. Biz hala tribünde Holosko ile Delgado'nun arasındaki problemi anlamak için kafa yoralım. Buna kafa yorarkende şampiyonlukla ilgili pembe hayaller kurmaya devam edelim. Pollyannalığa soyunup herşey olabilir diyelim. Elimizde kalan en güzel şey de o değil mi zaten.
Bugünün her günden çok daha güzel olacağını hayal ediyordum ama olmadı. Yeni stadın 19 Mayıs'ta temelinin atılacağını ve izlicemiz maçın bu staddaki son derbi olması nedeniyle baya bi duygulanmıştım. Takımıma güven konusunda bazı sorunlarım olsa da en kötü bir beraberlik alıp gelecek haftalarda diğerlerinin puan kaybetmesiyle umutlanabilirdim. Ama o da olmadı. Aslında sezon başından beri umduğum hiç bir şey olmadı. Ertuğrul sağlam takımın başına geçtiğinde umutlanmıştım, Sinan geldi olmadı. Liverpool'u burda yenip sevinmiştik, gittik 8 yedik olmadı. Herşeye rağmen lider olduk, gittik İBB'ye yenildik olmadı. En son bu yeryüzünde en nefret ettiğim takımı yeneriz dedim (kocasıyız ya), o da olmadı. Artık bana hiç bi şey kalmadı. Kala kala yeni stadı beklemek, bu zaman da Kasımpaşa ve Olimpiyat'ta eziyet çekmek, sevinçleri bir kaç sezon daha erteleyip 100. yılın, Guinti'nin, Zago'nun, Sergen'in hatıralarıyla yetinmek ve Süleyman Seba gibi birinin tekrar başkan olması için dua etmek (ki benim hiç bir duam kabul olmaz) kaldı sadece.
Bu adamı oldum olası çok sevmişimdir. Hırçındır, agresifdir ama bir taraftarın kulübünde görmek isteyeceği topçunun en iyi örneğidir. Takımı için yapar hırçınlığı, kazanmak için bütün agresifliğini sergiler. Öyle egzantrik hareketler yapamaz ama yeri geldiğinde tekmeye kafasını uzatacak adamdır. En azından ben öyle düşünüyorum. Neyse konuyu fazla dağıtmadan neden "Gattuso" abimizin resmini posta koyduğumu söyliyim. Sabah şu sokaklarda bedava dağıtılan gazetelerden birine denk geldim. İtalya'da bu sene Roma'nın şampiyon olmasını istiyomuş kendisi. İstemesinin asıl sebebi de Totti'ymiş. BanA kalırsa son 2 yılda İnter'in şampiyon olması rahatsız etmiştir kendisini. Gerçi ben bile kıl oluyorum o takıma ya. İngiltere'nin Chelsea'siyle birdir benim için. İkisini de sevmem. İnter bedavaya şampiyon olmuş takımdır, Chelsea'de Abramoviç'in çiftliğidir. İkisinin de hiç bir değeri yoktur gözümde. Ne kadar zor gözükse de klasik tabirle "dualarımız Roma ve Totti ile birlikte".
Şimdi gören nerden çıktı bu sonuç diyecektir. Yazıyı okuyupta beni tanıyan insanlarda noluyor bu çocuğa diye düşünebilir. Herkes bilir ki milli duyguları ve diğer bütün duyguları mantığından önce gelmeyen biriyimdir. Askerlik problemi nedeniyle ülkesinden kaçıp giden bir adama neden ulusal takım forması giydirildiğini anlamıyor ve kabullenemiyorum. Bu kabullenememe durumu da; kendi herkesten akıllı zanneden (kusura bakmayın adını bile anmak istemiyorum) bu şahs-ı muhteremin attığı gollerinde, yaptığı asistlerinde benim için hiç bir anlama gelmediğinin ve hiç bir öenm arzetmediğinin kanıtı. O nedenle o ve onun gibilerin yapacakları hiç bir şeyi sahiplenmemek benim için en mantıklı hareket. 